Bölümler A-D Çocuk Endokrinolojisi ve Diyabet

Bölümümüzde 0-18 yaş grubundaki çocuklara aşağıdaki alanlarda hizmet verilmekte ve daha sonraki izlemleri aynı hekim tarafından yapılmaktadır.

- Ergenlik problemleri (erken/gecikmiş ergenlik)

- Diyabet (şeker hastalığı) ve obezite

- Boy kısalığı, gelişme geriliği

- Tiroid hastalıkları, guatr, konjenital hipotiroidi

- Çocukluk çağı kemik hastalıkları (rikets/raşitizm, osteoporoz (kemik erimesi)

- Hipofiz bezi hastalıkları

- Hipoglisemi (kan şekeri düşüklüğü)

- Adet düzensizliği, hirsutizm (tüylenme artışı)

- Polikistik over sendromu

- Böbreküstü bezi hastalıkları

- Cinsiyet gelişim problemleri

Ekibimiz, Prof. Dr. Şükrü Hatun liderliğinde, Doç. Dr. R. Gül Yeşiltepe Mutlu, Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuğba Gökçe, Psikolog Serra Küpçüoğlu ve Hemşire Gizem Bayrakçı’dan oluşmaktadır. 

Eğitim Kaynakları ve Yazılar

Diyabetle arkadaş olmak, sorunsuz ve başarılı bir hayat sürdürmek mümkün mü?

Tip 1 diyabet, 6 aydansonra görülen bir diyabet türü ve çoğunlukla“otoimmün”(bağışıklık sistemi hücrelerinin pankreasın insülin üreten beta hücrelerini zedelemesine bağlı) bir hastalık. Daha çok çocuklarda ve gençlerde görülüyor ve pankreastaki insülin üreten hücreler zedelendiğinden çocuklar yaşam boyu insüline bağımlı yaşamak zorunda kalıyorlar. İnsülin olmayınca besinlerle alınan şeker hücrelerin içine giremiyor, dolayısıyla enerji kaynağı olarak da kullanılamıyor. Tip 1 diyabet olan çocuklarda çok su içme, çok ve sık idrar yapma, geceleri bir kaç kez uykudan uyanıp idrar yapma (bazen uykuda idrar kaçırma) ve en önemlisi kilo kaybı gibi bulgular aniden ortaya çıkıyor ve erken tanı konmazsa “diyabetik ketoasidoz” adı verilen komaya varan tablolar oluşabiliyor. Diyabetlilerde esas sorun glikoz metabolizması ile ilgili olmakla birlikte, hastalığın seyrinde protein ve yağ metabolizması da bozuluyor ve uzun dönemde kılcal damarların duvarlarındazedelenme olabiliyor. Daha çok şişmanlığa bağlı oluşan Tip 2 diyabetten farklı olarak Tip 1 diyabet seyrek görülen bir hastalık. Dünya Diyabet Federasyonu verilerine göre, dünyadaki 400 milyon kişinin % 10’unu Tip 1 diyabetliler oluşturuyor. Ülkemizde de 7 milyon civarında Tip 2 diyabetliye karşın 50.000 civarında Tip 1 diyabetli var ve bunların da yarısı çocuk. Yakın zamanda yapılan çalışmalara göre ülkemizde 20.000 dolayında diyabetli çocuk var ve her yıl ise 1700 civarında çocuk Tip 1 diyabet görülüyor. Tekrar söyleyecek olursak seyrek görüldüğü için özellikle çocuklarda diyabet olabileceği kimsenin aklına gelmediği gibi, tip 1 diyabetlilerin herkes gibi normal bir yaşam sürdürebileceklerine de pek kimse inanmıyor.

 

Diyabet çocuklarda da görülür mü?

Sanıldığının aksine diyabet çocuklarda da görülür ve bir çocuk diyabet olduğunda her şey sarsılır. Önce yaşamında önemli olan sözcüklerin anlamı değişir. Örneğin, en çok sevdiği yiyeceğin adı olan şeker, bir hastalık adı olmuştur artık ve bebekliğinden beri korkutulduğu “iğne” ise herkes tarafından sevimli gösterilmeye çalışılır. İçinde birikmiş iğne korkusunu yenmek için bütün ruhsal güçlerini seferber eder ve sonunda “insülin iğnesi”ni kabullenir. Peki şimdi ne olacaktır? Geçmişte sessizce çalışan pankreasın yerine ne konacaktır? Onlar için “İnsülin hayat demektir”, bu nedenle önce insülin yerine konacaktır. Ama insülin yetmez. Onun yanında “kendi kendine bakım” bilgisi ve esas önemlisi pankreasın yerine geçecek bir “diyabet bakım bilinci” gereklidir. Çocuklarda etkili bir diyabet tedavisi için kan şekerlerinin günde en az 4 kez ölçülmesi, bu ölçümlerin değerlendirilmesi ve buna göre yeterli insülin verilmesi gereklidir. Çocuklar ya kendilerini bilmedikleri küçük yaşlarda ya da ergenlik dönemi başlangıcında diyabetle tanışırlar. Her iki durumda da önlerinde büyümek için uzun bir süre bulunur ve bu süreyi diyabetle birlikte yaşarlar. Aslında diyabetle birlikte büyürler; diyabet büyümelerini, büyüme de diyabetlerini etkiler. Diyabetle büyümenin zorluklarını göğüslemeye çalışsalar da çocukların birçok sorunu vardır. Diyabet tedavisi sırasında ani kan şekeri düşüklükleri oluyor ve bu durumda çocuğun arkadaşlarının yardımına ihtiyacı var. Bu nedenle diyabetli çocukların yakın arkadaşlarının diyabetle ilgili acil durumları bilmeleri gerekiyor.

 

Tip 1 diyabet olduktan sonra iyileşme şansı var mı? “ Mucize tedaviler” var mı? Ameliyatla Tip 1 diyabet düzelir mi?

Tip 1 diyabetin iyileştirilmesi ve insülin tedavisinden kurtulmak bütün diyabetlilerin en büyük özlemidir ama ne yazık ki günümüzde henüz “diyabetten kurtulmayı” sağlayacak ve pankreasın eskisi gibi insülin salgılamasını sağlayacak bir tedavi yoktur. Henüz dememizin nedeni bu konuda hala araştırmaların sürüyor olmasıdır. Özellikle balayı dönemini uzatmak, mümkünse kalıcı hala getirmek için vücudun bağışıklık sistemi üzerine etkili yeni ilaçlar üzerinde çalışmalar sürmektedir. Tip 1 diyabetliler ve aileleri, diyabetin yaşam boyu kalıcı bir hastalık olduğunu kabullenmekte güçlük çekerler ve hep bir mucize olmasını beklerler. Eğer Tip 1 diyabet tanısı doğru ise bir mucize mümkün değildir. Şimdiye kadar Tip 1 diyabet tanısı konan ve “Diyabetten kurtuldum, bitti diye bir mucize ile geri dönen” kimse yoktur. Bu bilgilere rağmen hemen hepsi “umut taciri” olan bazı kişiler, çeşitli bitkiler vs. ile diyabeti iyileştirdiğini ileri sürerek diyabetlilerin umutlarını kötüye kullanmaktadır. Bu kişilere karşı dikkatli olunmalı ve hiç bir şekilde mucize tedavilere kanıp diyabet tedavisinin gereklerini yapmaktan vazgeçilmemelidir. Yine son yıllarda Tip 2 diyabetli ve şiddetli obezlerin tedavisinde kısmi olarak kullanılan mideye band koyma ya da mide ile bağırsaklar arasında “kısa yol” oluşturma ameliyatlarının(metabolik cerrahi olarak de isimlendiriliyor) sanki Tip 1 diyabet tedavisinde de kullanılabileceği sanılıyor. Bu ameliyatlar henüz insülin salgılayabilme kapasitesi olan Tip 2 diyabetlilerde bir işe yarıyor. Oysa Tip1 diyabetlilerin pankreaslarının başlangıçtan itibaren insülin üretemez hale geldiğini biliyoruz.

 

Okulda Diyabet

Diyabetli çocuklar zamanlarının çoğunu okulda geçirirler ve tedavilerinin kesintisiz sürmesi yanında kendi akranları gibi bütün okul aktivitelerine katılmaları için öğretmenlerinin desteğine ihtiyaç duyarlar. Günümüzde, öğretmenlerin diyabet tedavisindeki rolü giderek artmaktadır. Öğretmenler, kan şekeri düşüklüğünde ve diğer acil durumlarda ne yapmaları gerektiği konusunda eğitim almalıdır. Ayrıca diyabetli çocukların ara öğünlerini almaları, insülinlerini yapmaları için kolaylık sağlanmalı ve arkadaşları ile uyumlu bir okul yaşamı için bilgilendirme toplantıları yapılmalıdır. Günümüzde diyabetli çocuklar okullarda bir çok sorun yaşamaktadır. Bunlardan birisi öğretmenlerin tip 1 diyabeti iyi bilmedikleri için “sorumluluğunuzu alamam” diyerek çocukları okul aktivitelerinden uzak tutmalarıdır. Bunu yaşayan bir tip 1 diyabetli çocuk duygularını şöyle anlatıyor: “Okulda karşılaştığım ilk önemli sorun beden eğitimi dersinde oldu. Öğleden sonra beden eğitimi dersi için spor salonuna gittiğimde öğretmenimiz önce bana “ Geçmiş olsun, aramıza hoş geldin Duygu” dedi ama hemen sonra beden eğitimi dersine girmemin sakıncalı olabileceğini, spor yapmayı sevsem de bugün derse girmeme izin veremeyeceğini, bunun sorumluluğunu alamayacağını söyledi. Öğretmenime hissettirmemeye çalışsam da çok üzülmüştüm. Kendimi hemen toparladım ve hastanede bana egzersizin diyabet tedavisinde çok önemli olduğunu, beden eğitimi derslerine özellikle girmem gerektiğini, egzersiz aşırı yapılırsa kan şekerimin düşebileceğini ama benim bu konuda bilgili ve hazırlıklı olduğumu, egzersizden önce gerekirse ek ara öğün alabileceğimi ve kan şekerimin düştüğünü hissedince hemen ölçüp, düşükse meyve suyu içebileceğimi, bütün bunlardan dolayı öğretmenime bir sorumluluk gelmeyeceğini anlattım. Öğretmenim söylediklerimi dinledi ama bugün için derse almayacağını, yarın bu konuyu yeniden konuşmamızı önerdi”.Diyabetli çocukların okulda yaşadığı sorunları çözebilmek için Milli Eğitim ve Sağlık Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Kasım 2010’da “Okulda Diyabet Programı” başlatılmıştır. Bu programın amaçları, diyabetli çocukların okuldaki bakımlarını güçlendirmek ve öğretmen ve öğrencilere çocuklarda diyabet bulgularını öğreterek erken tanı konmasına yardımcı olmaktır. Program çalışmaları sırasında 25.000 okulda 585.000 öğretmen ve 7,5 milyon öğrenciye ulaşılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı da 24.2.2013 tarihli genelgesinde okul yetkililerini ve öğretmenleri diyabetli çocuklara destek olmaları konusunda uyarmıştır.

Kapsamlı Çocukluk Diyabeti ve İnsülin Pompa Tedavisi Programı

Kapsamlı Çocukluk Diyabeti ve İnsülin  Pompa Tedavisi Programı

Program Sorumluları:

 Prof. Dr. Şükrü Hatun

Doç. Dr. Gül Yeşiltepe Mutlu

 

Diyabet daha çok erişkinlerin hastalığı olarak bilinmekle birlikte küçük yaşlardan itibaren çocuklarda da görülür. Çocuklarda görülen Tip 1 diyabet, kan şekerini düzenleyen insülin hormonunun kalıcı eksikliğine bağlıdır.  Bu nedenle diyabetli çocuklar tanı aldıkları günden itibaren günde 4 kez kan şekerlerini ölçmek ve buna göre insülin ya enjeksiyonla ya da insülin pompası ile dışardan insülin hormonu almak zorundadır

Tip 1 diyabet tedavisinde son yıllarda yeni insülinlerin kullanılmaya  başlanmasının yanı sıra önemli teknolojik ilerlemeler olmuştur. Bir taraftan “Akılı insülin pompası” ile insülin tedavisi daha fizyolojik şekilde yapılabilir hale gelirken, öte yandan ise  sürekli kan şekeri ölçüm sistemleri, parmaktan kan alınarak yapılan kan şekeri ölçümün yerini almak üzeredir. Bu ilerlemeler ile “Yapay Pankreas” ve “Biyonik Pankreas” gibi kan şekeri ölçümü ile insülin verilmesini otomatik hale getiren sistemlerin uzak olmayan bir zamanda rutin tedavide kullanılması mümkün hale gelmiştir.

Diyabetli çocukların uzun dönemli izleminde ve sağlıklı yaşam sürmelerinde insülin ve teknolojiler kadar diyabet eğitimi de önemli etkiye sahiptir.  Son yıllarda karbonhidrat sayımına dayalı “Esnek Diyabet Tedavisi” ile diyabet çocuklar ve aileler için bir yük olmaktan çıkmıştır. Diyabetli çocukların ve ailelerinin kaygılarının azalmasında da eğitim çok önemli bir etkiye sahiptir. Diyabet tanısı konan çocuklara hastaneye yattıklarında temel bilgiler verilmekle birlikte, diyabetli  çocukların doktor, hemşire, diyetisyenler ve deneyimli diyabetlilerle birlikte yaşamasına dayanan diyabetli çocuk kampları da çok etkili bir eğitim imkanı sağlamaktadır.

Bütün bunların yanında diyabetli çocukların okulda desteklenmeleri, diyabetle baş etme güçlerinin arttırılması (direnç kazanmaları), ruhsal sorunların erken saptanması, diyabetle barışık (“arkadaş”) bir yaşam sürmeleri, erişkin yaşama geçerken rehberlik almaları ve desteklenmeleri gerekmektedir.

Koç Üniversitesi Çocuk Diyabet Ekibi olarak, 20 yıldır diyabet tedavisinde kazandığımız deneyim ve birikimleri, yeni imkanlarla diyabetli çocuklara sunmaktan mutluyuz. Ayrıca Yale Üniversitesi Çocuk Diyabet Programı sorumlusu Doç. Dr. Eda Cengiz ile işbirliği yaparak diyabet tedavisindeki son teknolojik ilerlemeleri ülkemiz ile buluşturmayı amaçlıyoruz.

 

Ekip olarak aşağıda konu ve alanlarda hizmet veriyoruz.

 

  •          Yeni tanı diyabetli çocukların yatarak tedavisi ve eğitimi
  •          Diyabetik Ketoasidoz gibi acil durumların tedavisi
  •          İnsülin pompası takılması ve izlemi
  •          Yeni nesil (parmaktan kan almayı gerektirmeyen)  kan şekeri ölçüm sistemlerinin takılması ve izlemi
  •          Yapılandırılmış diyabet eğitimi ve eğitim kaynağı sağlanması
  •          Karbonhidrat sayımı eğitimi
  •          Ruhsal sağlık izlemi ve direnç kazandırma eğitimleri
  •          Acil durum desteği ve danışmanlık
  •          Diyabetli akranlar ve deneyimli diyabetliler ile paylaşım toplantıları
  •          Her yıl İznik’te yapılan “ Arkadaşım Diyabet Kampı” na katılım
  •          Okulda Diyabet Programı
  •          Erişkin kliniğine geçiş oturumları
  •          İhtiyacı olan diyabetli çocuk  ve ailelerin sosyal olarak desteklenmesi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğitim Kaynakları ve Yazılar (Çocuklarda Obezite Yazıları)

ÇOCUKLARDA OBEZİTE YAZILARI

 

Çocuklardaki ve toplumdaki şişmanlık artışının arkasındaki gerçekler

Şişmanlık ve başta diyabet olmak üzere şişmanlığa bağlı hastalıklarçağımızın en önemli halk sağlığı sorunu haline gelmiş ve ABD gibi bazı ülkelerde şişmanlıktan ölenler, açlıktan ölenleri geçmiş durumda. Öte yandan şişmanlık uzun zamandır ülkelerin en önemli gündem maddesi ve bir çok ülke Dünya

 

Sağlık Örgütü’nün (WHO) önerileri doğrultusunda ulusal programlar hazırlıyor.

Şişmanlık bir toplumda önce fazla kiloluların, sonra şişmanların, sonra şişmanlığa bağlı Tip 2 diyabet gibi hastalıkların, daha sonra ise bu hastalıklara bağlı yaşam süresi kısalması ve sakatlıkların artması, en son aşamada ise şişmanlığın kuşaktan kuşağa geçmesini sağlayan epigenetik birikimlerin oluşması evrelerinden geçerek ilerleyen karmaşık bir sorun. Böyle bakıldığında şişmanlığın ABD’de son evrelerde, bizim gibi ülkelerde ise ikinci/üçüncü evrede olduğunu ve hem başımıza gelecekleri hem de alınması gereken önlemleri anlamak bakımından ABD’ye bakmanın doğru bir yöntem olduğunu

söyleyebiliriz.

 

Çocuklar şişman olmalarından kendileri mi sorumlu ?

Çocukları nefislerine hakim olamadıkları için suçlamak doğru değil. Şişmanlığa bakıştaki klasik model, enerjinin sabitliğine dayanır ve insanların çok yemeyi seçtiği için şişmanladığını varsayar. Bu durumda şişmanlık, şişman kişinin patolojik bir davranışı olarak kabul edilir. Bu bakış, kişinin sorumluluğuna vurgu yapar ve hükümetlerin/endüstri toplumunun günahlarının bağışlanmasına izin verir. Oysa çocuklar şişman olmayı seçemez. Şişman çocuklar çoğu zaman yaşıtları tarafından dışlanır ve yaşam kaliteleri en az kemoterapi alan çocuklar kadar bozulmuştur. Bunların ötesinde çocuklar besin seçimlerinden sorumlu değildir, ayrıca kişisel sorumluluk kapasiteleri henüz gelişmemiştir. Günümüzde bir çok araştırmacı, çocuklardaki şişmanlığın artışından kızarmış patates, şekerli içecekler, dondurma, patlamış mısır, hamburger vs. gibi “Junk Food” (abur cubur besin) tüketiminin çocuk menülerini istila etmesinin yattığını kabul etmektedir. Ülkemizde yakında zamanda WHO’nun önerdiği yöntemle ilkokul ikinci sınıf öğrencilerinde yapılan “Çocukluk Çağı Obezite Araştırması”nda şişmanlık sıklığı % 8,4, fazla kilolu (şişmanlık riski olan) sıklığı % 14,3 saptanmış; şişmanlık sıklığının kentlerde kırlara göre 3 kat fazla olduğu belirlenmiştir. Benzer fark İstanbul/batı ile doğu/güneydoğu için de geçerlidir. Bu veriler çocuklardaki şişmanlık artışında yaşam ve beslenme tarzının ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir. Kentlerdeki ve batıdaki çocuklar küçüklükten itibaren fazla kalori içeren ve yendiğinde/içildiğinde keyif veren ve bu nedenle de ömür boyu yeme alışkanlığı kazanılan ürünlerle daha çok karşılaşıyorlar ve erken yaşlarda şişmanlamaya başlıyorlar. Bütün bunların gerisinde ise “abur-cubur” ve işlenmiş ürünlerin içindeki şeker miktarının fazlalığı ve hızlı emilen şeker üzerinden gerçekleşen “besin bağımlılığı” süreçleri yatıyor.

 

Besin bağımlılığı bir “metafor” değil gerçek...

 

Yakın zamanda “Yale Besin Bağımlılığı Ölçeği”ni kullanarak 100 obez çocuk üzerinde yaptığımız çalışmada çocukların % 71’inde “besin bağımlılığı” bulguları saptandı ve çocukların en fazla bağımlılık gösterdikleri besinler arasında çikolata, dondurma gazlı içecekler, kızarmış patates, beyaz ekmek, pilav, şekerleme, cips olduğu görüldü.

 

Şişmanlama sürecinde insülin salgısının arttığını ve yüksek insülin düzeylerinin ise beyinde doyma hissinin oluşmasını engellediğini biliyoruz. Buna “beyinsel açlık” diyebiliriz. Bu durumda insanlar doysa bile aç olduğundaki gibi “kötü”, “yorgun”, miskin” hissediyorlar. Tekrar yiyorlar ama bu hisler geçmiyor. Sonuç olarak aslında insanların çoğu miskin olduğu için şişman olmuyor; tam tersine şişman olduğu için miskin oluyorlar. Bu etki suni tatlandırıcılar için de geçerli; çünkü ağızdan giren yiyeceklerin “tatlı” olduğunu gösteren sinyaller, o besinin içinde şeker olmasa bile otonom sinir sistemim üzerinden insülin salgılanmasını arttırıyor. Her gün onlarca şişman çocuk gören bir hekim olarak ben de, özellikle insülin direnci gelişen çocuklardaki içe dönüklük, miskinlik, huzursuzluk ve saldırganlık, aile ile şiddetli geçimsizlik gibi kişilik değişikliklerini gözlemliyorum. Dolayısıyla çocukların şişmanlık yaratan tüketim toplumu etkilerine maruz kalmasının, sağlıklarının ötesinde onların geleceği ve yaşam başarılarını da olumsuz etkilediğini ve bu nedenle çocukların şişmanlık yapan çevresel faktörlerden korunmasının bir “çocuk hakkı” olduğunu söyleyebiliriz.

 

Besin endüstrisinin tezleri doğru mu?

Besin endüstrisi, egzersizden bahsederek ve şişmanlığın nedeni olarak hareket azlığını öne sürerek kafa karıştırıyor. Bazı araştırmacılar (Coca-Cola şirketinin desteği ile araştırmalar yapan David Allison en tipik örneği) ve Amerikan Aile Hekimleri Derneği gibi kuruluşlar büyük besin endüstri şirketleri ile işbirliği yapıyor ve onların mesajlarına inandırıcılık kazandırmaya çalışıyor. Bu tür bilim adamları, meyvelerden alınan kalori ile meyve suyundan alınan arasında fark olmadığını, her kalorinin aynı olduğunu, insanların istediklerini yiyebileceklerini, esas olanın dengeli beslenmek olduğunu, devletin “dadılık” yapmaması gerektiğini söylüyorlar. Oysa ABD’de satılan 600.000 ürünün % 80’i şeker katkısı içeriyor

 

ve çocuklar farkında olmadan bir iki ürünle şekerden alınması gereken kalori

sınırının üstüne (WHO 2014 raporunda şekerden sağlanacak kalori günlük

kalorinin en fazla % 5’i olarak belirlendi) çıkıyorlar. Besin endüstrisi, insanlar istediklerini, istedikleri kadar yesinler ama hareket etsinler tezini savunuyor ama bu doğru değil. Örneğin bir orta boy kızarmış patates porsiyonundan alınan enerjiyi yakmak için 1 saat 12 dakika yüzmek gerekiyor ki çocukların bu kadar egzersiz yapmasına imkan yok.

 

 

Sonuçlar ve ülkemiz için öneriler

Daha önce belirttiğimiz gibi ülkemiz şişmanlık evreleri bakımından orta evrede bir yerlerde bulunuyor.

 

Bununla birlikte özellikle kentlerdeki çocuklar arasında şişmanlatıcı yaşam tarzı alışkanlıkları hızla yayılıyor ve bizim çocuklarımız da ABD benzeri “Abur-cubur” besinlerin hızla yaygınlaştığı ortamlarda büyüyorlar. Yine daha önce andığımız WHO/Sağlık Bakanlığı “Çocukluk Çağı Obezite Araştırması’”nda okulların % 92’sinde yemeklerin kantinler yoluyla sağlandığı, yalnızca % 17,8’inde yemekhane bulunduğu bildiriliyor. Şişmanlık büyük ölçüde çocukluk çağında başlayan ama etkisi yaşamboyu süren karmaşık bir sorun. Bu nedenle de çocuklardaki şişmanlığın önlenmesi çalışmalarında, özellikle de okul odaklı girişimlere öncelik vermek gerekiyor. Sonuç olarak çocukların tütünden korunması gibi, şeker ve/veya yağ içeriği yüksek besinlerden korunması için de güçlü toplumsal programlara ihtiyaç bulunuyor.

 

Suni tatlandırıcılar şişmanlığın önlenmesinde bir imkan mı? Yoksa şişmanlığın ve diyabetin artmasından sorumlu mu?

Çocuklarda ve erişkinlerde dramatik bir şekilde artan, ABD’de ise çocuklardaki artışı “plato” çizmeye başladı diye sevinilen şişmanlığın (obezite), tek bir faktöre bağlı olmadığını ama çocukları ve gençleri esir alan şekerli yiyecek/içecek (“abur-cubur” ürünler) tüketimindeki giderek bağımlılık olarak

tanımlanan artışın en belirleyici faktör olduğunu biliyoruz. Bu nedenle de yaygın ve genetik olmayan (ama “epigenetik” mekanizmalarla gelecek kuşaklara aktarılan) şişmanlık sorununda besin endüstrisinin rolü olduğunu, aynen nikotin daha hızlı kana geçsin diye sigaralara kimyasal madde koyan tütün endüstrisi gibi, besin endüstrisinin de “tat manipülasyonu” ile çocuk bedenlerini zapt ettiğini söyleyebiliriz.

 

 

 

 

 

 

 

Suni tatlandırıcılar şişmanlık ve Tip 2 diyabete yatkınlığa neden oluyor mu?

Bilindiği gibi suni tatlandırıcılar, sentetik olarak üretilen ve şekerin verdiği tat duyusu benzeri etki uyandıran maddelerdir. Bu ürünleri çekici kılan tat reseptörlerinde şekere göre çok daha yoğun (200-20.000 kat fazla) tat uyarısı yapmasına karşın kalori içermemeleri ( ya da çok az içermeleri), dolayısıyla bir çok besin türünün şişmanlık kaygısı duymadan tüketilmesine imkan vermedir.

 

Suni tatlandırıcıların şişmanlık sıklığını arttırması ilk bakışta paradoks olarak görünse de, bu ürünlerin kullanımının küçük yaşlardan itibaren besin tercihlerini etkiledikleri, çocukların şeker tadının güçlü ve kalıcı etkisi ile yalnızca suni tatlandırıcılı ürünleri değil, bütün şeker tadı veren ürünleri çok yeme ( “overeating”) davranışı kazandığı, bu davranış örüntüsünün yaşam boyu devam ettiği ileri

sürülmektedir. Yine son yıllarda yapılan çalışmalarda suni tatlandırıcıların bağırsak dokusundan salgılanan, gerek insülin salgılanmasında gerekse doyma hissinin oluşmasında önemli rolü olan GLP-1 salgılanmasını azalttığı, dolayısıyla hem fazla yeme hem de tip 2 diyabet riski oluşturduğu belirtilmektedir.

 

 

Yavaş yiyerek şişmanlık ve insülin direncini önleyebilir miyiz?

İnsülin direnci son yılların “popüler” konularından birisi. Yalnızca erişkinlerin dilinde olan bir konu değil insülin direnci; bir çok aile ellerinde çocuklarının insülin değerlerini gösteren laboratuvar sonuçları ile çocuk endokrinoloji merkezlerine koşuyorlar. Ailelerin endişelerinin gerisinde insülin direnci ile diyabet arasındaki ilişki yatıyor ve sanki açlık insülin düzeyi biraz yüksek olan çocuklarının yakın zamanda diyabet olacağını düşünüyorlar. Öte yandan başta diyetisyenler ve “sağlık gurusu” hekimler olmak üzere bir çok “ilgilinin” bu konuyu gereğinden fazla gündeme getirdiğini, laboratuvar kağıtlarında normal sınırların dışındaki değerleri gösteren “bold” rakamların ya da “yüksek” oklarının neredeyse tanı yerine geçtiğini söyleyebiliriz.

 

 

İnsülin direnci nedir?

Vücuttaki enerji metabolizmasının düzenlenmesinde ana hormon pankreastan salgılanan insülin. İnsülin bir çok benzer hormon gibi kendine özgü reseptörlerine bağlanarak görevini yapıyor. İnsülin reseptörleri yalnızca, enerji metabolizmasının ana dokuları olan karaciğer kas ve yağ dokusunda yok; başta sinir hücreleri ve damar endoteli olmak üzere bir dokuda bulunuyor bu reseptörler. Normal koşullarda vücudumuz belli bir miktarda insülin salgılayarak glükozun başta kas dokusu ve karaciğer olmak üzere bir çok dokudaki hücrelere girmesini sağlıyor. Eğer bir insanda genetik ve/veya edinsel

 

nedenlerle insülin reseptörlerinde yetersiz çalışma olursa, bu durumda pankreas daha fazla insülin salgılayarak bu sorunu çözmeye çalışıyor. Yani insülin direncini daha çok hormon ile yenmeye çalışıyor. Bu durumda kandaki insülin düzeyi yüksek ölçülüyor. Zaten insülin direnci var denen hastaların ya açlık ya da şeker yükleme testlerinde insülin düzeyleri yüksek ölçülüyor. Bu şekilde de kan şekeri dengesi uzun bir süre korunuyor. O zaman bundan ne var diye sorulabilir ama insülin düzeyinin yüksek olması aslında bir dizi önemli soruna yol açıyor. Bir taraftan sürekli fazla insülin salgılamak durumunda kalan pankreas beta hücreleri bir süre sonra yoruluyor ve eskisi kadar insülin salgılayamıyor; öte yandan ise fazla insülin beyin üzerindeki etkisi ile (ya da sinir hücrelerindeki insülin direnci nedeniyle) doyma hissini engelliyor. Bu da fazla yemeye ve sonuç olarak şişmanlamaya neden oluyor.

Günümüzde insülin direncinin en önemli nedeni hızlı kilo (yağ dokusu) artışı. Şişmanlayan insanlarda şu veya bu oranda insülin direnci gelişiyor ama bir grup erişkin ya da çocukta “visseral” (iç yağlanma) yağlanma ön planda oluyor. İşte bu grup hastada hem insülin direnci daha şiddetli oluyor hem de aslında bu kişilerde insülin direncinin gerisinde genetik nedenler yatıyor. Bir başka deyişle bir grup insan aslında insülin direnci nedeniyle şişmanlıyor ve daha sonra da bir kısır döngü oluşuyor. Bu tür insülin direnci olan (santral yağlanma ve güçlü bir diyabet yükü olan aileler) insanlardaki şişmanlığı “riskli şişmanlık” olarak tanımlamak mümkün. Bu kişilerin damar endotelinde de insülin direnci var ve

bun nedenle hipertansiyon da sık görülen bir bulgu. Yine lipid bozuklukları ve erken kalp/damar hastalıkları da riskli şişmanlarda sık görülüyor. İnsülin direnci olan çocukların çok azında diyabet görülüyor ama diyabet görülme riskinin “riskli şişman” grubunda en fazla olduğunu biliyoruz.

 

İnsülin direnci nasıl ölçülebilir?

Bunun için en hassas yöntem “insülin klemp” tekniği ile damar yoluyla verilen glikoza karşı salgılanan insülin düzeyini ölçmektir ama bu pratikte kullanılmayacak kadar sofistike bir yöntemdir. Bunun yerine genellikle açlık insülin ve açlık kan şekeri ölçümlerine dayanan, artık bir çok insanın bildiği “ HOMA-IR” ile insülin direnci değerlendirilmektedir. Genel olarak “ HOMA-IR” rakamının ergenlik dönemi ve sonrasında >4,39 üzerinde olması veya açlık glükoz/insülin oranının < 7 olması insülin direnci lehine kabul edilmektedir. Bununla birlikte bu rakamların tek başına bir anlamının olmadığı, klinik bulgular ve diğer laboratuvar bulguları ile birlikte mutlaka uzman hekimlerce yorumlanması gerektiği akılda tutulmalıdır. Ayrıca bir kez yapılan ölçümlerin yanıltıcı olabileceği, ergenlik gibi fizyolojik insülin direnci dönemlerinde abartılı sonuçların olabileceği hatırlanmalıdır. Sonuç olarak insülin direnci tanısı mutlaka erişkin ve çocuk endokrinologlarının koyması gereken bir tanıdır ve bazı vakalarda şeker yükleme testi gibi ek incelemeler gereklidir.

 

 

Yavaş yemek insülin direncini önler mi?

Şişmanlama sürecinde insülin direnci geliştiğini (insülin salgısının arttığını) ve yüksek insülin düzeylerinin ise beyinde doyma hissinin oluşmasını engellediğini biliyoruz. Buna “beyinsel açlık” diyebiliriz. Bu durumda insanlar doysa bile aç olduğundaki gibi “kötü”, “yorgun”, miskin” hissediyorlar. Tekrar yiyorlar ama bu hisler geçmiyor. Bir kaç yıl önce yayınlanan ve Avrupa Çocuk Endokrinoloji Kongresi’nde en iyi klinik araştırma ödülü alan bir çalışma bu konuya yeni bir bakış getirdi ve hızlı yemek yemenin doyma hissini sağlayan “Ghrelin” hormonu düzeylerindeki azalmayı engellediğini gösterdi. İsveç, İngiltere ve Avustralya’dan araştırmacıların bu ortak çalışmasında adolesan döneminde iki grup çocuk incelendi. İlk grup çocuk eski hızları ile yemeye devam ettiler, diğer grup ise “mandometer” isimli bir araç yardımıyla (tabaktaki yiyeceğin azalma hızına göre uyarı veren bir alet) yavaş yemeye yöneltildi. Bu iki grup çocuğun 12 ay sonraki değerlendirmelerinde yavaş yiyen çocukların “Ghrelin “ düzeylerinin belirgin olarak düşük olduğu ve bu çocuklarda ilk bulgulara göre obezite ve insülin direnci sıklığında anlamlı bir azalma meydana geldiği gösterildi. Standart şekilde yiyen çocuklarda ise 12.ayın sonunda Ghrelin düzeyleri ve vücut kitle indeksi değişikliği saptanmadı. Yine bu çalışmada yavaş yemeye yöneltilen gruptaki Ghrelin düzeyindeki azalmanın neredeyse “gastrik bypass” ameliyatı geçirenler kadar olduğu gösterildi. Dolayısıyla şişmanlığın önlenmesinde besin tercihleri kadar, yeme davranışın ne kadar önemli olduğu kanıtlanmış oldu.

 

 

Sonuç olarak çocuklardaki ve erişkinlerde şişmanlığın önlenmesi için en etkili girişimlerden birisinin yavaş yeme davranışı olduğunu söyleyebiliriz. Böyle bir davranışın kazanılması için çocuklara ana okullarından başlayarak aynen diş fırçalama gibi eğitim yapılması yararlı olacaktır. Bunun ötesinde “adım sayar” gibi yeme hızını ölçen ve yavaş yeme için kişiyi uyaran cihazların geliştirilmesi ve şişman bireylerde bu cihazların kullanılması yeni bir tedavi imkanı olarak görünmektedir.

Kapsamlı Obezite Programı

Çocuklarda  Dikkat:Obezite  ve İnsülin Direnci Program

Şişmanlık  ve başta diyabet olmak üzere şişmanlığa bağlı hastalıklar çağımızın en önemli halk sağlığı sorunu haline gelmiş ve  ABD gibi bazı ülkelerde şişmanlıktan ölenler, açlıktan ölenleri geçmiş durumdadır. Ülkemizde de son yıllarda yapılan araştırmalar erişkinlerin % 30’dan fazlasının, çocukların ise % 20’sinin fazla kilolu ve şişman olduğunu gösteriyor.

Ülkemizde yakında  zamanda WHO’nun önerdiği yöntemle ilkokul ikinci sınıf öğrencilerinde  yapılan “Çocukluk Çağı Obezite Araştırması”nda şişmanlık sıklığı % 8,4, fazla kilolu (şişmanlık riski olan) sıklığı % 14,3 saptanmış; şişmanlık sıklığının kentlerde kırlara göre 3 kat fazla olduğu belirlenmiştir. Benzer fark İstanbul/batı ile doğu/güneydoğu için de geçerlidir. Bu veriler çocuklardaki şişmanlık artışında yaşam  ve beslenme tarzının ne kadar belirleyici olduğunu göstermektedir. Kentlerdeki ve batıdaki çocuklar küçüklükten itibaren fazla kalori içeren ve yendiğinde/içildiğinde keyif veren ve bu nedenle de ömür boyu yeme alışkanlığı kazanılan ürünlerle daha çok karşılaşıyorlar ve erken yaşlarda şişmanlamaya başlıyorlar. Hepimiz, “abur-cubur” ürünlerin  başta süpermarketler olmak üzere “ her yerde” olduğunu, bu ürünlerin ucuz ve “güvenli” (güvenli ama sağlıksızlar oysa) olduğu algısının yaratıldığını, çoğu zaman çizgi film karakterlerinin bu ürünlerin tanıtımından kullanıldığını ve çocuklar için sevimli hale getirildiğini, dünyada ve ülkemizde besin endüstrisinin en çok reklam harcaması yapan şirketlerin başında geldiğini önüne çubuk kraker konan çocuklardan besin reklamı seyredenlerin, seyretmeyenlere göre % 40 daha çok yediğini biliyoruz. Bütün bunların gerisinde ise “abur-cubur” ve işlenmiş ürünlerin içindeki şeker miktarının fazlalığı ve hızlı emilen şeker üzerinden gerçekleşen “besin bağımlılığı” süreçleri yatmaktadır.

Şişmanlık bir toplumda önce fazla kiloluların, sonra şişmanların, sonra şişmanlığa bağlı Tip 2 diyabet gibi hastalıkların, daha sonra ise bu hastalıklara bağlı yaşam süresi kısalması ve sakatlıkların artması, en son aşamada ise şişmanlığın kuşaktan kuşağa geçmesini sağlayan epigenetik birikimlerin oluşması evrelerinden geçerek ilerleyen karmaşık bir sorun. Bu açıdan bakıldığında çocukların şişmanlıktan korunması ve şişman olanların tedavisi  çocukların sağlığının korunması kadar erişkin sağlığının, dolayısıyla toplum sağlığının korunması bakımından en önemli strateji olarak kabul edilmektedir.

Koç Üniversitesi Hastanesi Çocuk Endokrin Ekibi olarak, 20 yıldır kazandığımız deneyim ve birikimleri, yeni imkanlarla obez çocuklara sunmaktan mutluyuz. Ekip olarak aşağıdaki hizmetleri veriyoruz.

 

·         İlk başvuruda kapsamlı değerlendirme ve kişiye özel yaklaşımların belirlenmesi

·         İnsülin direnci değerlendirilmesi ve tedavisi

·         Besin tüketim alışkanlıklarının ve vücut kitlesi bileşenlerinin (yağ, kas ve kemik dokusu oranları) analizi

·         Yapılandırılmış sağlıklı beslenme eğitimi

·         Obezite derecesi ve kişisel özelliklere göre  beslenme planlanması (diyet) ve yakından izlem

·         Kişiye özel egzersiz planlanması

·         Psikososyal değerlendirme ve destek

·         Okulda destek ve “damgalanmanın” önlenmesi

·         Yeni obezite ilaçları ile tedavi

                      ·         Gerekli olan adolesan obezlerde Koç Üniversitesi Hastanesi Metabolik Cerrahi Birimi ile işbirliği ve  “Metabolik Cerrahi” planı